Johatsu 蒸発: Japonya'da "Buharlaşma" Hakkı
- 22 Haz
- 5 dakikada okunur

Bir sabah işe gitmek için evden çıkan bir adam düşünün. Her günkü gibi: takım elbise, çanta, otobüs durağı. Ama o akşam eve dönmez. Ertesi gün de. Telefonu kapanır, hesapları boşalır, adresi terk edilmiştir. Geride bir not, bir veda, bir iz yoktur. Polise gidersiniz; size, ortada bir suç ya da kaza belirtisi olmadığı sürece pek bir şey yapamayacağını söyler. Aradan yıllar geçer. O adam ölmemiştir — sadece buharlaşmıştır.
Japonca'da bu insanlara johatsu (蒸発, "buharlaşma") deniyor: hayatlarını, isimlerini, bazen yüzlerini geride bırakıp iz bırakmadan kaybolan ve yeni bir kimlikle baştan başlayan insanlar. Dünyanın çoğu yerinde bu bir trajedi ve bir "kayıp kişi" vakasıdır. Japonya'da ise hem bunu yapan bir endüstri var, hem de hukuk buna büyük ölçüde izin veriyor.
Bir hukukçu olarak bu beni şu soruya götürüyor: Bir insanın kaybolma hakkı var mı? Ve daha geniş soru: Hukuk, kişinin geçmişinden kurtulup yeniden başlama arzusunu nereye kadar korumalı — bunun bedelini başkası ödediğinde bile?
Unutulmak ile kaybolmak
İnsan kendini iki şekilde silebilir. Ya hakkındaki bilgiyi siler — bu, dijital dünyanın "unutulma hakkı" tartışmasıdır. Ya da kendini siler — bu da johatsu'dur. İkisi de aynı çekirdek değerin etrafında döner: kişinin kendi geçmişi üzerindeki denetimi, yani "bilgisel kendi kaderini tayin hakkı." Ve ikisi de aynı duvara çarpar: başkalarının meşru menfaatleri. Kamunun bilme hakkı. Alacaklının parasını alma hakkı. Geride kalan ailenin bir cevap alma hakkı.
Hangisinin önce geldiği sorusuna üç hukuk kültürü üç farklı cevap veriyor. Önce Avrupa'ya, sonra Japonya'ya bakalım.
Avrupa modeli: Unutulma hakkı
Avrupa'nın cevabı bireyden yana eğimli. Hikâye 2014'te, Mario Costeja González adlı bir İspanyol'un davasıyla başladı. Costeja, yıllar önce kapattığı bir borç yüzünden haczedilen evinin açık artırma ilanına dair eski bir gazete bağlantısının, kendi adıyla arandığında hâlâ çıkmasından rahatsızdı. Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), Google Spain kararında çığır açan bir sonuca vardı: Arama motorları, gösterdikleri içerik bakımından "veri sorumlusu" sayılır; ve birey, kendisiyle ilgili "yetersiz, ilgisiz ya da artık güncel olmayan" bilgilerin arama sonuçlarından çıkarılmasını talep edebilir.
Mahkemenin mantığı netti: Mahremiyet temel bir haktır ve kural olarak hem şirketin ekonomik çıkarına hem de kamunun bilgiye erişim çıkarına üstün gelir — kişi kamusal hayatta önemli bir rol oynamadığı sürece. Üstelik bireyin bir zarar gördüğünü ispatlamasına bile gerek yoktu. Bu hak daha sonra 2018'de yürürlüğe giren GDPR'ın 17. maddesinde — "Silme Hakkı ('Unutulma Hakkı')" başlığıyla — kanunlaştırıldı; ifade ve bilgi özgürlüğü gibi istisnalar saklı tutularak.
Pratikte ne demek bu? Avrupa'da unutulma hakkı, dengelemeye tabi olsa da bir tür varsayılan hâline geldi: 2014'ten bu yana Google'a 850 binden fazla talep ulaştı, 1,3 milyondan fazla bağlantı listeden çıkarıldı. Hakkın bir sınırı da var — ABAD sonradan Google v. CNIL kararında bu silmenin tüm dünyada değil, yalnızca AB sürümlerinde geçerli olacağına hükmetti. Türk okuyucuya tanıdık gelmeli: Türkiye'de de Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay unutulma hakkını tanıyarak büyük ölçüde bu Avrupa çizgisine yakın durur.
Japonya modeli: "Açıkça üstün gelme"
Japonya aynı soruya baktı ve kendi yolunu seçti. 2017'de Yüksek Mahkeme'nin önüne, çocukların istismarına ilişkin bir suçtan ceza almış bir adamın, tutuklanmasıyla ilgili Google sonuçlarının silinmesi talebi geldi. İlginç olan, alt mahkemelerden birinin doğrudan "unutulma hakkı"na atıf yapıp silme emri vermiş olmasıydı. Ama Yüksek Mahkeme bu kavramı hiç kullanmadı — adeta unutulma hakkını unuttu.
Bunun yerine mahkeme meseleyi eski usul bir mahremiyet–ifade dengesine oturttu ve üç şey söyledi. Birincisi, arama sonuçları makineyle üretilse bile Google'ın kendi ifadesidir — yani mesele aynı zamanda bir ifade özgürlüğü meselesidir. İkincisi, arama motorları toplumda bir altyapı işlevi görür. Üçüncüsü ve en kritiği: Bir bağlantı, ancak mahremiyetin korunmasındaki menfaat, bilginin açık kalmasındaki menfaate açıkça üstün geldiğinde silinebilir. Bu çok yüksek bir eşik. O somut olayda suç ağır ve hâlâ kamuyu ilgilendirir görülerek talep reddedildi.
İşin güzel kıvrımı 2022'de geldi. Bu kez bir adam, sekiz yıl önceki bir tutuklanmasına dair tweet'lerin silinmesini istedi. Yüksek Mahkeme silmeye hükmetti — ama Google'a uyguladığı o katı "açıkça üstün gelme" testini Twitter'a uygulamayı reddederek. Gerekçe çarpıcıydı: Twitter, Google gibi vazgeçilmez bir bilgi altyapısı değil, internetteki sayısız siteden yalnızca biridir; dolayısıyla daha düşük bir eşik geçerlidir.
Buradan çıkan ders şu: Japonya terazinin ağırlığını ifade özgürlüğüne ve kamunun bilme hakkına koyuyor, üstelik interneti katmanlara ayırıyor — "altyapı" sayılan arama motoru korunuyor, "sıradan site" sayılan platformda silme kolaylaşıyor. Avrupa bireyi varsayılan olarak öne alırken, Japonya ifadeyi öne alıp her olaya tek tek, yüksek bir çıtayla bakıyor.
Dijitalden fiziksele: Johatsu ve "kaybolma hakkı"
Şimdi asıl ironi. Mahkemeler arama sonuçlarının silinip silinemeyeceğini tartışırken, on binlerce Japon dijital aracıyı tamamen atlayıp doğrudan kendilerini siliyor. Ve çevrimiçi dünyada mahkemeleri temkinli yapan o güçlü mahremiyet anlayışı, gerçek dünyada kaybolmayı mümkün kılan şeyin ta kendisi.
Japonya'nın kişisel verileri koruma kanunu, polisin kayıp bir yetişkinin yerini — bireysel özgürlüğü korumak ve takipçileri engellemek için — ailesine bile bildirmesini engelliyor. Ortada suç ya da tehlike yoksa polis genelde soruşturma açmıyor; bu bir ceza meselesi değil, özel bir mesele sayılıyor. Üstüne, bir kişi yaklaşık yedi yıl kayıp kaldığında hukuken "gaip" ilan edilebiliyor: Evliliği sona eriyor, mirası açılıyor — yani sistem, kaybolmayı kalıcı bir hukuki sonuca dahi bağlamış durumda.
Dikkat edin: Burada hukuk, kaybolan kişinin mahremiyetini, geride kalan ailenin onu bulma arzusunun önüne koyuyor. Bu, kamunun ve ailenin "bilme hakkı"nın tam aynadaki tersi. Yani Japonya'da fiilî bir "kaybolma hakkı" var demek abartı olmaz.
"Gece taşıyıcıları" yasal mı?
Bu boşluğun içinde bir meslek doğdu: yonige-ya (夜逃げ屋, "gece taşıyıcıları"). Geceleyin gelip eşyaları toplayan, sabaha kadar müşteriyi izsiz biçimde yeni bir yere taşıyan şirketler. Peki bunlar yasal mı?
Kısa cevap: Çekirdek hizmet yasal, ama iş "gri bölgede" yürüyor. Açalım.
Yasal olan kısım net: Japonya'da bir yetişkinin taşınmak için kimseden izin alması ya da kimseye haber vermesi gerekmez. Hayatını bırakıp gitmek, bağlarını koparmak başlı başına suç değildir; hukuk kişisel özerkliği tanır. Dolayısıyla bir taşıma şirketi olarak yonige-ya, prensipte yasal bir işletmedir — açıkça faaliyet gösterirler, web siteleri vardır.
İşi grileştiren şey, müşterinin neden kaybolduğudur:
Borçtan kaçış. Japonya'da borç sivil bir meseledir; borçlu hapsi yoktur. Borçtan kaçmak tek başına suç değildir — ama alacaklıları dolandırmak için mal kaçırmak, icrayı engellemek ya da iflas hilesi yapmak işin rengini değiştirir ve hukuki/cezai sorumluluk doğurur. Borç da buharlaşmaz; alacaklı sivil yoldan takibe devam edebilir.
Şiddet ve tacizden kaçış. Tamamen meşru. Bugün sektörün asıl müşteri kitlesi bu — bazı firmalarda müşterilerin büyük çoğunluğu istismardan ya da ısrarlı takipten kaçan kadınlar. Burası bir tür "zarar azaltma."
Suçtan kaçış. Hakkında dava açılmış ya da aranan birini saklamak suç faili kayırma niteliğindedir. Saygın firmalar tam da bu yüzden müşteri taraması yapar; aranan kişilere hizmet vermezler.
Çocuk kaçırma / nafaka kaçağı. Velayet kararını çiğnemek ya da nafaka yükümlülüğünden kaçmak hukuka aykırıdır; ciddi firmalar bunları da reddeder.
Küçük ama keyifli bir hukuki ayrıntı: Taşımaların gece yapılmasının bir sebebi de, Japon hukukunun borç tahsildarlarının geç saatte borçluyla temas kurmasını yasaklamasıdır — bu da kaçış için güvenli bir pencere açar.
Özetle: İşin kendisi yasaldır; yasadışı olabilecek şey, müşterinin neyden kaçtığıdır. Firmayı çizginin doğru tarafında tutan şey, yaptığı taramadır. Bazı firmaların kimlik değiştirmeye ya da dijital iz silmeye varan "ek hizmetleri" ise çizgiyi gerçekten inceltir. (Bir parantez: Bu sektörün savunucuları, kimi müşteriler için bir yonige-ya'ya ulaşmanın "çok daha kötü bir sonun" tek alternatifi olduğunu söyler. Bu da meselenin neden salt bir borç-kaçağı hikâyesi olmadığını gösterir.)
Kimin hakkı önce gelir?
Aslında üçü de — unutulma hakkı, johatsu, yonige-ya — aynı çarpışmanın farklı yüzleri: Kişinin kendi geçmişini denetleme ve yeniden başlama hakkı ile herkesin meşru çıkarları. Üç hukuk kültürü, üç farklı denge:
Avrupa, çevrimiçi dünyada bireyi öne alır — önce sil, sonra ifadeyle dengele. Japonya, çevrimiçi dünyada ifadeyi ve kamuyu öne alır — silmek için çıta yüksektir. Ama aynı Japonya, çevrimdışı dünyada şaşırtıcı biçimde yine bireye döner — mahremiyet, kaybolanı kendi ailesinden bile korur.
Geriye derin bir soru kalıyor: Hukuk, bir insana "ikinci bir bölüm" hakkı tanımalı mı — bunun bedelini bir başkası, bir alacaklı, terk edilen bir eş, cevapsız kalan bir çocuk ödediğinde bile? Temiz bir cevabı yok. Çünkü tam burası mahremiyetin, özerkliğin, ifade özgürlüğünün ve başkalarının haklarının hep birlikte çarpıştığı yer.
Belki de johatsu bize hukukun en rahatsız edici gerçeklerinden birini hatırlatıyor: Bazen bir kişinin özgürlüğü, bir başkasının kapanışıdır.
Bu yazı genel bilgilendirme ve karşılaştırmalı hukuk amacı taşır; hukuki tavsiye niteliğinde değildir. Somut bir durum için Türk hukuku, AB hukuku ve ilgili yargı çevresinin kuralları ayrı ayrı değerlendirilmelidir.






Yorumlar